Eskişehir'de konuşan Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu şu ifadeleri kullandı;
"İsmi güzel, muhteviyatı güzel, amacı güzel bir dernek, bir federasyon. Belki Ayhan Bey hatırlar veya Eskişehirli hemşehrilerim diyeyim; Eskişehirliler benim kayınbiraderimdir. Bütün Eskişehirliler, çünkü Sare Hanım'ı şurada biraz işte Yunus Emre Caddesi'nde, oradan gelin aldım. Oradan gelin aldık tabiri caizse. Onun için Sare Hanım'ın da sizlere selamı var. Birlikte gelecektik. O sabahleyin işte kadın doğum olunca acil bir doğum çıktı, müsaade istedi. Dedim, "Benim hayatımın en romantik yolundayım şimdi yaklaşırken." Söyledim ona telefon edip, çok selamları vardı. Buraya böyle hep bir muhabbetle geldim. Eskişehir'de hep muhabbet gördüm, hep de muhabbet görmek isterim. O bakımdan bizim Eskişehir'e bakışım benim dışarıdan bir bakış değil, içeriden bir bakış.
Başbakanlık görevlerim esnasında gittiğim her şehre ben bir isim verdim. Birçok şehir bunu bilir, mesela Bursa'ya "Ulu Şehir" ismini verdim, sonra yerleşti. Konya'ya "Merkez Şehir", Erzurum'a "Kale Şehir". Eskişehir'e de "Harman Şehir" demiştim, belki hatırlayanlar olur o zamanki ilk konuşmamda. Bunu derken bilinçli bir Eskişehir'in demografisini, Eskişehir'in insan dokusunu ve Eskişehir'in topoğrafyasını bilerek söyledim. Eskişehir, ta Balkan muhaceretinin başlamasıyla birlikte Osmanlı'nın mülki arazilerinin o Balkanlar'dan gelenlere verilmesiyle başlayan bir kaynaşma şehridir. Anadolu ile Rumeli'yi kaynaştırdı. Sonra Kırım'dan Tatarlar geldi, onlar kaynaştı. Şimdi ülke içindeki göç hareketliliği ile birlikte bir çekim alanı olduğu için hemen hemen işte bu 32 güzel derneği bünyesinde barındıran; doğudan, batıdan, kuzeyden, Samsun'dan, Ağrı'dan, bugün Ağrılılar özellikle sağ olsun onlara da teşekkür ediyorum davetleri dolayısıyla, hepsi burada buluştu ve bir harman oluşturdular. Bu o kadar önemli ki.
Türkiye sınırları birtakım emperyalist güçlerce çizilmiş suni bir devlet değil. İsim vermeyeyim herhangi bir ülkeyi küçük görmek anlamında değil ama bazı ülkeler birisi oturmuş şurası ülke olsun demiş, ülke diye tanımlanmış. Ama Türkiye Cumhuriyeti, biraz önce çok güzel kardeşimizin ifade ettiği gibi Alparslan'dan Selahaddin Eyyubi'ye, Fatih Sultan Mehmet'ten Gazi Mustafa Kemal'e kadar bir tarihi serüvenin oluşturduğu bir millet. Millet olmak öyle karar verilerek olunan bir şey değildir. Millet hassasiyeti "Hadi bir millet oluşturalım" diyerek oluşmaz millet. O tarih onu sınar, sınar, sınar, her şeyi yaşar ve sonunda herkes der ki "Bu coğrafya bu vatan benim". Doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi bu ülke benim der ve kendi şahsi kaderiyle bu ülkenin kaderini bütünleştirir. Hatta Filistin de bu anlamda bizim için uzak diyarlar değil. Filistinli kardeşlerimizi de ben her yerde zikrederim. Bazıları Filistin'e Gazze olayı olduğunda uzakta gördü. Şimdi İran ya da Irak ya da Körfez uzak değil bize.
Birçok kişi bilmez; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarından 4 tanesi Gazze'de savaşmıştır, 4 tanesi. Bakın Atatürk, İsmet Paşa, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay; bunun dördü de Birinci Dünya Savaşı'nda Gazze'de savaşmıştır. Öbür tarafta bakınız Çanakkale şehitliğine gidin; Tebrizli vardır, Tebrizli, Kudüslü vardır, Bakülü vardır. O zaman topraklarımızdan ayrılmış olmasına rağmen Prizrenli vardır, Üsküplü vardır. Dolayısıyla biz böyle bir milletiz. Milletimi tanımlarken bir etnik, bir mezhebi tanım değil, bütün bir bu tarihin kuşattığı bir millet. Bunu da Türkiye'de en iyi temsil eden hangi şehir derseniz açıkçası Eskişehir'dir. Onun için Eskişehir'e "bizim milletin harmanlandığı şehir" dedim ben. Eskişehir'e gelip yerleşen, biraz İzmir de böyledir, İzmirli olur. Eskişehir'e gelip yerleşen Eskişehirli olur. Yani Ağrılıdır, Mardinlidir, Samsunludur, Afyonludur; zaten Emirdağ Afyon, bizim Yunak, Çeltik ile Afyon Emirdağ bu tarafa bakar yani. Bir şey olsa hani kimse ben bizim derken ayırt etmem.
Hep söylerim, bir başkent her zaman başkenttir; Konya, İstanbul, Bursa gibi. Bir başbakan da her zaman başbakandır. Beni herkes bilir; her şehre özel muhabbetim vardır, her şehirle ilgili planlamam, düşüncem vardır ama hiçbir şehri diğerinden hiç ayırt etmedim. Şanlıurfalılar vardır aramızda belki. İzmir'de Şanlıurfalılar şeyi varmış geçen Ramazan'da iftara gittiğimde, oraya davet ettiler. Şanlıurfa'ya, Van'a, Konya'dan daha fazla gittim başbakanken. Eskişehir zaten yol uğrağımızdı. Şunun için söylüyorum bunu: Bu ülkenin her insanı bizim için azizdir, her toprağı bizim için mukaddestir. Hiçbir ayrım yapmayız, hiçbir ayrım yapanı da aramızda barındırmayız. O sebeple özellikle de bugünlerde şunu ifade etmek isterim: Ben 3 senedir ama esas 2020 yılında yayınlanan bir kitabım var, İngilizce olarak 2020 yılında yayınlandı Systemic Earthquake diye Cambridge Üniversitesi tarafından, aynı yıl Türkçeye çevrildi. O zaman uyardım bütün dünyayı. Büyük bir dünya savaşı benzeri büyük bir sistemik deprem yaşayacağız. Trump o zaman iş başındaydı, Trump'ın zihniyetiyle dünya sahip olduğu bütün şeyi kaybedecek, düzen unsurlarını kaybedecek.
Şimdi geldik bu sistemik deprem içindeyiz, savaşın içindeyiz, savaşın içindeyiz. Şimdi savaşın içine girmiş; geçen sene Amerika, İsrail İran'a saldırdığı zaman yaptığım konuşma Meclis'te: "Bu saldırı sadece bir ilk, devamı gelecek, hepimiz hazır olalım". Hükümete tabii şu anda ben ülkede başbakanlık yaptım o anlamda ayrım gözetmem, şu anda muhalefet oluşumumun sebepleri de herkesçe bilinir; onlara bir siyasi burada bir siyasi mesaj vermek adına söylemiyorum, o konuyu takip edenler yakından bilirler. Ama hiçbir zaman Türkiye'de iktidarda kim olursa olsun Türkiye'nin bekası, Türkiye'nin geleceği, mazlum milletlerin ve kardeş halkların geleceği söz konusuysa iktidarı muhalefeti olmaz.
Geçen hafta sonu Romanya’da bütün Avrupa’nın en önemli isimlerinin katıldığı bir toplantıda konuştum. Orada olduğu gibi ülke içinde de bir savaş şartı varsa hepimiz tek bir kaygı taşırız; bu ülkenin hiç bu savaştan olumsuz etkilenmemesi ve bu ülkenin itibarının korunması. Bu bağlamda kritik günlerden geçiyoruz. Bütün derneklerimize mesajım; bu dönemlerde daha fazla birbirimizi anlayalım.
Bu terörsüz Türkiye sürecine bu anlamda başladığında ben bütün bu şeyleri gördüğüm için destek verdim. Türkiye’de terörün arındırılması önemlidir. Türkiye’de Kürt, Türk, Sünni, Alevi herkesin hiçbir ayrım olmadan bu ülkeye aidiyetini hissetmesi önemlidir. İnsan hakları ve demokrasi temelinde hepimizin buluşması önemlidir. Birileri tahrik eder. Mesela şu anda İsrailli fitneciler diyeyim veya İsrail üzerine bu siyonistlerin yaptığı planlamada bütün meseleleri ilk andan itibaren benim her zaman karşısında durduğum Türklerle Kürtleri düşman etmek isterler. Türklerle Arapları düşman etmek isterler. Araplarla Kürtleri düşman etmek isterler. Hepsini de İranlılarla düşman etmek isterler. Çünkü bunların bütün meselesi böl yönet esasına dayanır. Ülkeleri bölmeye çalışırlar, böldüklerini birbirleriyle çatıştırırlar. Bu sebeple de bu savaşta Kürtleri kullanma yönünde bir çabaları oldu. Buna karşı ben Kuzey Irak’taki bütün Kürt liderlerle de temasım var, hepsine mesajlar yolladım. Sakın ha İsrail’in oyununa düşmeyin, geçen sene orada verdiğim konferansta da söyledim.
Şimdi onlara bu mesajı verirken burada da bizim kendimize aynı mesajı iletmemiz lazım. Sakın ha böyle provokatif şeylere asla izin vermeyelim. Bugün Eskişehir’in bu harman niteliği o kadar önemli ki Eskişehir’de huzur varsa Türkiye’de olur. Belki şu ana kadar aylardır en mutlu olduğum tablo bu tablodur. Listenize baktım, 32 derneğe baktım, maşallah Türkiye’nin bütün renkleri, bütün hemşehri dernekleri burada. Teröre karşı veya terörist örgütlere karşı hepimiz omuz omuza duracağız ki Türkiye’de en kararlı ve kapsamlı terörle mücadele biliyorsunuz benim Başbakanlığım döneminde yapıldı, hiç taviz vermedim. Ama şunu da söyleyeyim; Kürt vatandaşlarımızın hakları konusunda da insan hakları bağlamında hiç taviz vermedim. Kim Türkçülük adına Kürtleri, kim Kürtçülük adına Türkleri karşı tarafa koyarsa bu millete ihanet eder. Eskişehir’in harman ruhuna ihanet eder. Bizim hepimizin birleşmesi gereken şey bu ortak zemindir. Bu çerçevede bu ziyaretimdeki bu anlamlı buluşma için ben tekrar teşekkür ediyorum.
Ama şunları da zikretmek isterim; basın mensupları benim gördüğüm belli illerde basın çok hareketlidir, hepinize onlara da teşekkür ediyorum. Bursa, Eskişehir, Urfa basın toplantısı var dediyseniz gayet herkes oradadır, vazifelerini de çok iyi yapıyorlar. Biraz önce Ziraat Odası’nda da birlikteydik. Bakın çok bunu söyledikten sonra şunu da ifade etmem lazım; maalesef bugünlere hazırlıksız geldi Türkiye. Yani bir savaş şartlarına çok hazırlıksız yakalandık. Bu hazırlıksızlığın biz muhasebesini yapar, iktidara hem soru sorar hem de çözüm önerilerimizi söyleriz. Geçen hafta mecliste yani geçen hafta dediğim çarşamba günü meclis grup toplantımızda savaşın Türk ekonomisi üzerindeki etkileri ve alınması gereken tedbirler bağlamında bir konuşma yaptım. Şimdi onu rapor hâline getirdik, önümüzdeki hafta bütün önemli sivil toplum kuruluşlarına, odalara benim imzamla göndereceğiz.
Nerede hazırlıksız yakalandık? Bunu sadece yani ben şöyle bakarım; sabah kalktığımda ya ben bir partinin genel başkanıyım, şu teşkilat işine bunları düşünmem ayrı bir şey. Kalktığımda ben bir Başbakan olarak Türkiye’nin bütün tablolarına bakarım. Ne eksik, ne gedik, ne yapılabilir? Sanki görevdeymişim gibi. Bu bir alışkanlık. Şimdi baktığımda maalesef tarım alanında ta pandemiden itibaren Türkiye’nin alması gereken bir ders vardı. Tarım artık bir ekonomik sektör değil stratejik bir sektördür. Gıda güvenliği biraz önce söylediğim uçak filoları kadar önemli olan şey artık tahıl silolarıdır. Tahıl silonuz dolu değilse uçak filonuzu çalıştıracak pilotun ailesini besleyemezsiniz. Şimdi bakıyoruz; biraz önce Ziraat Odası’nda Burhan Bey’le ki çok eski dostumdur, aile dostu sayılacak kadar yakınız, Eskişehir’de çok sevdiğimiz bir aileye mensuptur. Orada genç bir rençperimiz Cihangir’le Genç Rençperler Derneği kurmuşlar, çok memnun oldum. Çünkü çiftçi yaş ortalaması 59’u bulmuş. Dinlediğim, dinlediğim, dinlediğim ve maalesef zihnimde kaygı duyduğum her şeyi teyit ettiler.
Gübre, mazot bu iki şey girdi maliyeti çiftçiyi darboğaza sokan iki şey. Bugün maalesef Türkiye bu savaşta gübre konusunda son derece hazırlıksız. Geçen sene 12 Haziran’da savaşta söyledim gübre stoklarımızı tahkim edelim diye. Şu anda Tarım Bakanı gübre sıkıntımız yok diyor ama bir de çiftçiye sorun bakalım. Gübre hem yok hem pahalı. Bu gübre maliyetleriyle Allah muhafaza savaşın öyle veya böyle Türkiye’yi etkileyecek kadar genişlemesi hâlinde biz nerede, nasıl çiftçimizi tarıma teşvik edeceğiz? Üre olmuş bugün sordum kaç? 33.000 lira 35 lira şeyde DAP’ta 40 dedi. Şimdi bu rakamlar şu da denmesin ha bakın şöyle deniyor bazen; "Efendim savaş şartları." Yok, savaş şartları değil. Savaş şartları değil, Türkiye savaş olmasa da bu sıkıntıları yaşıyordu. Çiftçilerimiz savaş olmasa da topraktan kopuyorlardı. Neden çiftçilerden başladım? Eskişehir, Türkiye’nin en verimli ve en değişken şey çeşitli, çeşitlendirilmiş tarım ürünü olan yerlerden biridir. Sarıcakaya’ya ben ta gençliğimde Sara Hanım’la bazen geldiğimde rahmetli bizim kayınpeder vefat etti, giderdik biz Sarıcakaya’ya bir Mihalgazi’ye bir etrafı da dolaşırdık bilirim yani. Sarıcakaya klimatolojik bakımdan dünyadaki belki de en iyi alanlardan birisi. Şimdi bunları ben görüyorum, biliyorum; orada da çiftçiler muzdarip.
Şimdi ne yapmak lazım? Kesinlikle gübre ve mazotu çiftçiye herhangi bir fiyat artışından etkilenmeyecek şekilde sübvanse etmek lazım. Sübvanse etmek lazım. Yani savaş dolayısıyla geçen seneki benim o haziran ayında yaptığım grup konuşmasına bakın petrol 70 lira falandı, 60 70, ben 120 liraya kadar çıkacak dedim bir sene önce. Ha bunu görmek için dünyayı da takip etmeniz gerekiyor, çıktı. Şimdi mutlaka bunun sübvanse edilmesi lazım. İki; çiftçilere tekrar toprakla barışmalarını sağlayacak şekilde hibe vermek lazım, kredi değil. Sordum bizim Cihangir Eskişehirli işte "Genç biz genç çiftçilere hibe veriyorduk 25.000 lira başlangıç hibesi veriyorduk genç çiftçilere ve genç girişimcilere." 25.000 lira o zaman dolar 2,5 liraydı, 10.000 dolar yapıyordu; şimdi neredeyse 1.000.000 lira. "Dedim size bir hibe veriyorlar mı destek?" Yok dedi hibe yok. Peki krediyi nasıl veriyorlar? Kredide Ziraat Bankası ipotek alıyor, efendim o ipoteği de şeyin normal değerinin altında değerlendiriyor ki biz zor durum olursak karlı satayım diye. Ya bu Ziraat Bankası dediğiniz şey emlak ofisi mi? Emlak ofisi mi? Şimdi mutlaka bu şey. Ayrıca diyor, haklı olarak dedi ki ithalattan biz mısır hasadı yaparken mısır ithal ediliyor. Geçen sene 500.000 ton mısır ithal edildi.
Bundan 4 sene önce kur korumalı mevduat diye bu milletin tepesine binen o ucube, o haramı helali karıştırıp her eve faiz sokan ve yan gelip yatanın servetine servet kattığı, çalışanların da haramdan korkup bu işe girmeyenlerin de her gün güç kaybettiği bir şey oluşturdular. Trilyonlarca yükledi, 3 trilyona yakın hazineye yük yükledi. O zaman dedim ki; buna kur korumalı mevduat yapacağınız, kur garantili mevduat, alım garantili tarım yapın. Yani deyin ki; benim şu kadar buğdaya ihtiyacım var, sen bunu ekersen uluslararası piyasa değeri neyse ben bunu alacağım. Ukrayna’dan buğday almamı istemiyorsan sen bunu ek, Ukrayna fiyatına ben senden alacağım de. Sen Ukrayna ayçiçeğin ürününü dışarıdan alıyorsun.
Şimdi bu, Türkiye gibi, Eskişehir’de bunu söylüyorum çünkü Eskişehir hani Konya’da tarım şeyi, tahıl ambarı denir ama Konyamız obruklarıyla, şeyiyle artık bir başka felaketle karşı karşıya. Eskişehir bereketli; bugün Eskişehir’e gelirken şey yaptık, yağış var dediler çok mutlu oldum. Eskişehir’in öyle bir tarım arazisi bağlamında önemli olduğunu biliyorum. Sordum, hayvancılık yapan Recep Bey vardı; ‘Küçükbaş hayvan kalmadı.’ dedi. ‘Nereden? Biz Arjantin’den hayvan getiriyoruz.’ Şimdi bunun bir çözümü bu savaşla ilgili falan, savaş... Savaştan önce de bu problem vardı, şimdi savaş bu problemi misliyle katlayıp artıracak. Misliyle. Ve biz buna hazır olmak durumundayız. Bu tekliflerimizi iktidara da gerekli kanallarla iletiyoruz.
Sanayi ve ticaret erbabı, burada herhalde çoğumuz iş dünyasındayız. Ya benim ta 77’deki krizden bu yana, o zaman Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ne 1. sınıf başladım; ekonomi ilk derecemdir benim. Sonra Siyaset Bilimi ikinci bölüm okudum. O zamandan beri bütün krizleri biliyorum; 94 krizi, 77’de hani bir sente muhtaç olduğumuz Demirel’in tabiriyle, 2001 krizi... Ya çok zor şeyler yaşadı ülke ama iş dünyasının bu kadar daraldığı, bu kadar çok konkordato ilan edildiği ve krediye erişimin bu kadar zorlandığı bir dönem ve ilk defa korkuyorum ki enflasyonu yaşamayacağız biz, stagflasyonun en kötüsünü yaşayacağız.
Şimdi Merkez Bankası etrafında tartışmalar var hani Merkez Bankası Başkan Yardımcısı... Ekonomistler ellerinden geleni yapıyorlar; onlar mali porteye bakarlar, haklıdırlar. Mali şeyler artarsa biz para sıkılaştırmasına devam edeceğiz yani iş adamları daha zor kredi alacak demek. Tamam da ya şu olursa; bütün bu fabrikalar kapanır ve üretim durursa arzın olmadığı yerde sen enflasyonu nasıl kontrol edeceksin? Enflasyon nihayetinde arzla talebin uyumlulaşmasından kaynaklanır. Bir de şimdi maliyet enflasyonu var. Ne olacak? Birer birer fabrikalar kapanacak. İşte bir tekstil fabrikası ki tanırım da çok dürüst de bir fabrikadır; ‘Gözyaşları içinde kapattım.’ dedi. Romanya’ya gittim, Romanya’da 13 milyar dolarlık Türk yatırımı var, gurur duydum ama o yatırımlar niye oraya gidiyor? Niye Mısır’a gidiyor? Çünkü içeride yaşayabilme şansı kalmadı iş adamının. Esnafın yaşayabilme şansı kalmadı. Şeye vergi muafiyetleri tanıyacaksınız büyük müteahhitlere ama gideceksiniz bir pideci, Çanakkale’de bir pideci şey yaptı; pideci ya, bayağı o kır pidesi yapıyor. ‘Sabah’ diyor ‘geliyor bir memur, oturuyor akşama kadar beni takip etti ne kadar para kazanıyorsun da bundan ne ödeyeceksin?’
Şimdi böyle bir rezalet olmaz. Bu şeyi gidermek için, bu kötü senaryoyu mutlaka sicil affı lazım. Esnafa sicil affı getirilecek. Krediye erişimini imkansız kılan her şey engellenecek. Kasa affı getirilecek. Affı çete mensuplarına getirip de sokağa çeteci, çocuk yaşta çetelerin hakim olduğu sokaklar haline getireceğinize esnafa bir af getirin de esnaf yaşayabilsin. Esnaf ölürse orta direk yok olur. İş dünyası şu anda hepsi, her gittiğim yerde iş camiasıyla konuşuyorum; bu kadar karamsar oldukları bir dönem bilmiyorum.
Şimdi bütün bunlar yanında bir de hukuk problemimiz var. Yani yurt dışında bazı şey gittiğimde Avrupa’nın önemli iş dünyasından önemli kişilerle oturdum Türkiye’ye dönük olarak; ‘Türkiye muhteşem bir pazar’ diyorlar, ‘muhteşem bir potansiyele sahip ama tek kaygımız hukuk.’ ‘Güvenemiyoruz’ diyor ‘paramıza ne olur, mülk alırsak ne olur?’ ‘Bu yok’ diyorlar. Şimdi hukukun olmadığı yerde o zaman ne oluyor? Türkiye’dekiler de malını mülkünü satıp bir yerlere gidiyor. Şimdi hukuku, adaleti egemen kılmadan hiçbir şey yapılamaz.
Ve bunların hepsinin arkasındaki bir şeyi de söyleyip bağlayacağım burayı hani sizin platformu şey için değil ama Harmanşehir’de benim de sizi dinlerken bu söylediklerim ışığında sizi tek tek de dinlemek istiyorum, özellikle farklı dernek mensuplarını ki Harmanşehir’de bütün her şeyin harmanını göreyim. Bütün bunların arkasındaki en temel sorun ne derseniz; hukuku da içine alacak şekilde temiz siyaset sorunudur. Siyasi ahlak sorunudur.
Siyasi ahlak; şimdi derlerse ki ‘Ya sen çiftçiye söz veriyorsun alım garantili şey, nasıl ödeyecek bütçe bu durumdayken?’ diye soracaklar değil mi? Ben çok net söyleyeyim; 2016 yılında Cumhuriyet tarihinin en düşük bütçe açığına ulaşmış, 2017 yılında denk bütçeye gidecektik. Bir rahmetli Erbakan hoca döneminde oldu bu, bir de bizim benim başbakan olduğum son bütçeye bakın; denk bütçeye geldiydik. Kim açtı bu bütçeyi başımıza bu felaketi? 128 milyar dolar hazine kaynağını tüketirseniz...
Bakın şimdi bugün uluslararası basında Türkiye ile ilgili en alarm edici haber neydi biliyor musun? Uluslararası basında... ‘Türkiye’ diyor ‘120 ton altın sattı yılbaşından bu yana, son savaşta da bu arttı.’ 120 ton altını niye satar bir ülke? Toplam rezervimiz 540 ton. Niye satar? Çünkü doları sabit tutmak istiyor. Altını satıyor, dolar alıyor; doları da piyasaya sürüyor. Ya dolar dediğin kağıt para nihayetinde; doların yerine yuan gelecek, sen elindeki altını niye satıyorsun? Ha savaş şartlarında tabii ki rezerv kullanılır. 2. Dünya Savaşı’nda Saraçoğlu o zaman Başbakan, ‘benim altıncıkla altınlar’ dedi hazinedeki altını şey... Şimdi altını, altını şeyde tutacaksın. Çünkü altın her anda değer taşır. Niye satıyorlar? Kuru baskılamak için. Kuru niye baskılıyorlar? Enflasyon çıkmasın diye. Enflasyonun çıkmaması için kuru baskılıyorsun, ihracatın düşüyor, efendim bütçe açığın ticaret açığın artıyor, bütçe açığın artıyor, enflasyonu tekrar tırmandırıyorsun bu sefer de gidiyorsun bütçe açığını kapatmak için milletin tepesine vergi topluyorsun.
Bakın Mehmet Bey iyi bir teknisyendir, Şimşek; benim başbakan yardımcılığımı, bakanlığımı da yaptı. Ama şu anda bize kağıda bakıp finans indikatörlerini ölçen adam lazım değil. Tamam onu yapsın, bütün meseleleri Avrupa’ya, Londra’ya gittiklerinde ‘merak etmeyin biz borcumuzu ödeyebiliriz’ demek için kağıtta bakın şu şu şu şu kadar dolarımız var, şöyle... Ya üretmeyen bir ülkenin finansal göstergeleri iyi olsa ne olur? Şu andaki Türkiye’nin en temel meselesi üretim meselesidir. Üretemeyen bir ülkeyiz. Tarım üretmiyoruz, sanayi üretimimiz düştü, tarım üretimimiz düştü. Tek hizmet sektörüne kaldık. Bakın kalkınma rakamlarının hepsi hizmet sektörü; hizmet sektörünün de omurgası ne? Turizm. Ha bu sene turizm ne olacak şimdi savaş dolayısıyla? 68 milyar turizm geliri bekleniyordu, 40-45 milyar olursa şükredilecek. Çünkü rezervasyonlar tüketildi. Mesela turizmi desteklemek için özel tedbirler almak lazım. Hizmet sektörü imalat sektörü varsa güzel ama imalat sektörü çöküyorsa sanayide, tarımsal şey çöküyor da hizmet sektörü varsa o tehlikeli bir şeydir. Özetle buradan bu kaynakları nereden bulacaklar? Nereden bulunur? Temiz siyasetten. Bir tek ihalede ne kadar para döndüğünü ben başbakanlıktan biliyorum; bir tek ihalede dönen parayı siz o ihale çetelerine değil de emekliye verseniz emin olun bir tek ihaleyi söylüyorum. Şimdi bakın olabilecek bir senaryoyu söyleyeyim size yani tehlikeli işlerin nasıl döndüğünü.
Şimdi orada bir tashih yapayım. Soru şuydu: Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki yolsuzluklar veya şeyler üzerine, geçmişte siz onlarla ittifak yaptınız, beraber oldunuz, ne düşünüyorsunuz? Ben şunu söyledim: Bizim şahsi ilişkimizin dışında, Sayın Kılıçdaroğlu'nun ailesi ve kendisiyle ilgili böyle iddialar olmadı dedim. Eleştirebilirsiniz, her şeyi söyleyebilirsiniz ama Sayın Kılıçdaroğlu Ankara'da mütevazı bir evde oturuyor, ailesiyle ilgili de böyle bir iddia olmadı. Dolayısıyla muhatabımız oydu anlamında söyledim.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin hani şu anki yönetimiyle ilgili hepsini tanırım. Sayın Özgür Özel, son bizim İran ile ilgili açtığımız imza kampanyasında, uluslararası alanda çok geniş yankı yaptı. Nobel Barış Ödülü sahipleri, Birleşmiş Milletler temsilcileri, Cumhurbaşkanları, Başbakanların katıldığı, benim ve bir Amerikalı profesörün ortak girişimiyle büyük bir imza kampanyası başlattık. Şu anda da 15.000’i buldu imzalar, hepsi de tanınmış isimlerdir. Mesela o imza için destek istediğimde Türk siyasetçilerin hemen hemen çok gurur duyarak söylüyorum, Gazze soykırımında da aynı grup olarak bir açıklama yapmıştık. Sayın Özgür Özel, Sayın Abdullah Gül, Sayın Devlet Bahçeli, Sayın Fatih Erbakan, Sayın Ali Babacan, Sayın Mahmut Arıkan, Sayın Doğu Perinçek; hepsi birleşti ve ortak zeminde güzel bir mesaj da verdik. Dolayısıyla kimseyle bu anlamda şahsi veya olumsuz bir ilişkim yok bütün siyasi liderlerle ama söyleyeyim, kim olursa olsun belediye başkanı ya da merkezi ya da yerel yönetimlerde kamu kaynaklarına el uzatmışsa onlarla benim işim olmaz. İster iktidarda ister muhalefette olsun, ilkem budur yani bunu ifade etmek isterim.
Ara seçim meselesine gelince; bu neyin işareti? Siyaset normalitesini kaybetti, normalliğini kaybetti. Geçtiğimiz günlerde bir uçakta bugün AK Parti'nin de benim de eskiden tanıdığım, sevdiğim, bugün de etkili konumda olan bir dostumuzla uçakta yan yana düştük. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi üzerine konuştuk. AK Parti iktidarı içinde de şu anda en büyük sorun bence ve bu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne esastan karşı çıktığım, en başından karşı çıktığım bir konudur. Sayın Cumhurbaşkanı'na bunun sakıncalarını anlatmaya çalıştım ama en büyük sorun siyaseti anlamsızlaştırdı.
Bugün Eskişehir'in mesela Kemal Unakıtan diye bir bakanı vardı değil mi? Şu anda Eskişehir'in bakanı var mı? Yok. Hadi Eskişehir'in bakanı olsa; mesela Konya'nın bakanı olarak vardığımda Konyalı bir gün gecenin 3'ünde, 4'ünde telefonum çaldı. Kaldırdım; Dışişleri Bakanıyım, Afrika açılımı yapmışız. Tam bir Konya lehçesiyle bir hemşerim 'Selamünaleyküm' dedi. 'Buyur' dedim, 'Nereden buldun bu saatte?' dedim. 'Ben' dedi, 'Kenya'ya Nairobi'ye indim. Sen dedin ki gidin Afrika ile iş yapın. Ben de sana güvendim geldim Nairobi'ye, burada beni içeri almıyorlar.' dedi. 'Beni içeri aldır.' dedi. Şimdi düşün, Konyalı bir KOBİ yani orta ölçekli bir sanayici, ben dedim diye Kenya'ya gidiyor, Kenya'da içeri almıyorlar, vize problemi çıkmış, beni arıyor ve arayabiliyor. Ben de Büyükelçiyi aradım gecenin o saatinde, 'Git bu hemşerimi içeri al.' dedim ve girdi adam.
Şimdi siyasetin böyle bir anlamlılık ilişkisi vardı. Şimdi Konya'nın 4 bakanı var görünüyor. Daha önce Trabzon'un 3-4 bakanı vardı fakat hiçbir vilayet 'bizim derdimizi çözer' diyerek o bakan ağırlığını taşımıyor. Çünkü bakanlar iki seçiciyle seçiliyor; biriyle seçiliyor, diğeriyle kalıyor. Yani halkı memnun etmesi gerekmiyor. Kemal Bey o sevimli haliyle gelir Eskişehir sokağında konuşurdu değil mi? Şimdi halkı memnun etmesi gerekmiyor. Sayın Cumhurbaşkanı'nı memnun ederse bakan olur, Sayın Devlet Bahçeli'yi memnun ederse bakan olarak kalabilir. O zaman siyasetin ne anlamı kalıyor?
Milletvekilleri şimdi ara seçim meselesi üzerinden bakınca, milletvekillerinin ne kadar gücü var? Milletvekilleri acaba bakana ulaşabiliyor mu? Eskiden milletvekili, Eskişehir milletvekili bir bakanı aradığında o bakan Eskişehir'de güç kaybetmekten korkar ve cevap verirdi. Şimdiki bakanların böyle bir kaygısı yok ki; memur, siyasetçi değil. O zaman siyasetin —ki bunu AK Parti'de bahsettiğim o dostumuz dahil herkes bunu görüyor artık— Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyaseti anlamsızlaştırdı, Meclis'i anlamsızlaştırdı. Meclis'te işte bizim de grubumuz var; tarihi bir başarı kazandı bizim grup biliyor musunuz? Hiçbir zaman olmamış bir şey. Çünkü önerge veriyoruz her hafta; kaç önerge veriyoruz Ayhan Bey? 2, 3 önerge veriyoruz, hepsi reddediliyor blok halinde. Önerge neyse tabii dini bir şeye girmeyeyim ama desek ki 'Herkesi hacca göndereceğiz' mesela, onu da reddedecekler. Fark etmiyor; muhalefetten geliyorsa reddediliyor.
Bir gün engellilerle ilgili bir bakanlık kurulması ve bir soruşturma komisyonu, bir araştırma komisyonu oluşsun diye bizimkiler bir önerge verdi. Bizim Yeniyol grubu olarak Selçuk Bey, o kurt siyasetçi eskiden beri mecliste olduğu için bir bakıyor meclis azınlıkta, iktidar yok. Hemen önergeyi oylattılar ve ilk defa, belki de 40-50 yılda ilk defa muhalefetin verdiği bir önerge iktidar milletvekillerinin olmaması dolayısıyla kabul edildi. Şimdi o komisyon toplandı, başında iktidarın eski bakanı var yöneten. Şimdi durum bu, milletvekilliğinin gücü bu kadar.
Ondan sonra da bir grup başkanvekili milletvekillerini —affedersiniz tavuk kışlar gibi— 'Hadi hadi çıkın' diyebiliyor. Ya da bir başka grup başkanvekili, düşünün yani çok büyük ayıptır, büyük nezaketsizliktir, büyük kabalıktır; Adalet Bakanı yemin etmiş çıkıyor. Ben orada mecliste söyledim Adalet Bakanı'na da; grup konuşmamda söyledim. Omuzuna elini atıyor, sanki o grup başkanvekilinin himayesinde bir çocukmuş gibi 'Çekilin, açılın' diye de yolda güvenlikçilere talimat veriyor. Ya sen kim oluyorsun? O Adalet Bakanı artık. Senin küçük kardeşin olsa, oğlun olsa, ceketini ilikleyip 'Buyurun Sayın Bakanım' demen lazım. Çünkü o artık senin kardeşin, oğlun, arkadaşın değil; devletin bakanıdır, artık kamuya aittir.
Şimdi buradan şuraya geleceğim, soruyu çok uzattı hoca diyeceksiniz; siyaset normalliğini kaybetti. Ve bu sebeple de tıkanınca Cumhuriyet Halk Partisi kendince 'iktidar mademki bizi yerel yönetimlerde sıkıştırıyor, biz de iktidarı seçimler üzerinden sıkıştıralım' diye bir şey öngörmüş. Bu haklarıdır, ben ona bir şey demem. Aslında ara seçim eskiden vardı ve doğru bir şeydi değil mi arkadaşlar? Çünkü iktidar kendini bir test ederdi. 1979'da bir ara seçim yapıldığını hatırlıyorum; Ecevit hükümeti zamanında 5-0 gibi bir sonuçla bir barometre olmuştu. Ben yanlış görmem, 8 tane şu anda boş milletvekilliği var ama buna başvuruluyor olması dahi bir siyasetin zaafını gösterir. Bir muhalefet partisi olarak hiçbir zaman bir seçime karşı çıkmayız ama doğru olan bu ilişkilerin artık düzelmesidir.
Savaş şartlarındayız, herkes herkesle konuşuyor; hala Cumhurbaşkanımız liderleri toplayıp da bir istişare etme ihtiyacı hissetmiyor. Doğru değil, geçmişte böyle değildi. Sayın Cumhurbaşkanı Sayın Başbakan iken çağırır, belli aralıklarla konuşulurdu, istişare edilirdi. Gün bu tür rekabetlerle siyaseti zayıflatma günü değil, oturup konuşma günüdür. Ama seçim gündeme gelirse biz buna hayır demeyiz. Ne zaman, ne şekilde olursa olsun Türkiye'de siyasetin iktidarın belli mesajları alması açısından da muhalefetin alması açısından da fayda getirebilir. Bir de bugün Ziraat Odası Başkanı diyordu; 'Siz ilk defa seçim olmadan geldiniz bize, genelde seçim dönemlerinde burası dolup taşıyor' dedi. Bir ara seçim olursa tekrar böyle bir hareketlenme olması bakımından iyi olabilir.
SARICAKAYA MİHALGAZİ
Dünyada şu anda özellikle bu teknolojide kullanım bakımından değerli mineraller önemli. Fakat bir, bunların çıkarılmasında veya bazıları değerli mineral kategorisinde değil, burada verilenlerin bir kısmı öyle bir kısmı değil. Birincisi tarım arazilerinin bundan etkilenmemesi lazım. Diyelim ki çok değerli bir maden var, bu madenlerin ruhsatları verilirken belli kesimlere ayrıcalık tanınmaması lazım. Diyelim onlara tanıdınız, uluslararası şirketlerin bu madenlerden aslan payını almasını engellemeniz lazım.
Ama maalesef Türkiye’de eğer bir gün tekrar bütün bu tecrübelerden sonra Rabbim bir güç verir ve milletimiz de bir teveccüh gösterirse el atacağımız ilk konulardan biri budur. Her konuda neredeyse kamulaştırma şeyi dünyada trend olarak artıyor. Bunun kamu kontrolünün çok ciddi şekilde yapılması lazım. Çok gerekli madenler için, değerli mineraller için dikkat edin, Ukrayna’ya bile Trump değerli mineraller için giriyor. Türkiye’nin bu envanterinin çıkarılıp gözümüzün nuru gibi ve gelecek nesillerin kaynağı olarak kullanılması, değerlendirilmesi lazım.
Mihal Gazi dolayısıyla da Zeynep Güneş Akgün Hanım’a, Belediye Başkanı’na selamlarımı iletiyorum. O benim Başbakanlık dönemimde belediye başkanı olduğunda da görüşmüştük. O Eskişehir’in bir medarıiftiharıdır, bizim de medarıiftiharımızdır. Ona uzanan dil, bu Anadolu insanının, bizim Yörüklerin kıyafetidir o. Yörüklerin, Türkmenlerin diline milliyetçilik taslayıp da o kıyafete laf eden milliyetçilikten hiç nasip almamış demektir. Ona da buradan selamlarımı iletiyorum.
ESKİŞEHİRSPOR
İstanbul’da Fenerbahçeliydim ama Anadolu takımı olduğu için Eskişehirsporluyum. İnşallah Eskişehirspor’u Süper Lig’de görmek istiyorum. Hak ediyor. Fetih Heper’lerin döneminde Eskişehirspor taraftarı oldum. Bu hafta Kütahyaspor ile maç var değil mi? Takip ediyorum, başarılar diliyorum.”