Eskişehir Filistin ile Dayanışma Platformu adına konuşan Levent Baştürk şu ifadeleri kullandı;
“Bugün burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail devletini tanımasının 77. Yıldönümü vesilesiyle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bu tarih sadece diplomatik bir kararın yıldönümü değildir. Filistin halkına yönelik süregelen tarihi adaletsizlik karşısında alınan ve alınmayan tutumların sorgulanması gereken kritik bir eşiktir. Çünkü bugün Filistin’de yaşanan, süreklilik kazanmış, kurumsallaşmış ve farklı coğrafyalara yayılan çok katmanlı bir emperyalist yıkım düzenidir.
10 Ekim’de Gazze’de ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen soykırım yavaşlatılmış şekilde devam etmektedir. Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana kayda geçmiş can kaybı 75 bine ulaşmıştır. Sözde ateşkesin ilan edilmesinden bu zamana kadar da İsrail saldırıları sonucunda 1000 civarında can kaybı olmuş, 2 bin civarında Gazzeli de yaralanmıştır. Gazze’nin yüzde 90’ından fazlası yerle bir olmuş durumdadır. Ateşkes, soykırımı sona erdirmemiş; yalnızca biçimini değiştirmiştir.
Batı Şeria’da da sistemli Siyonist yerleşimci terörü artarak devam etmektedir. Filistinli köylere yönelik baskınlar, evlerin yakılması, zeytinliklerin yok edilmesi ve sivillere yönelik sistemli saldırılar, açık bir etnik temizlik politikasının parçasıdır. Bu saldırıların güvenlik güçlerinin gözetiminde gerçekleşmesi ve cezasız kalması, sürecin yapısal bir resmi politika olduğunu göstermektedir. 7 Ekim’den bugüne kadar Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te bin 200’den fazla Filistinli hayatını kaybetmiştir. Binlerce Filistinli de işgal güçlerince tutsak alınmış durumdadır.
Doğu Kudüs’te ise aynı politika daha kurumsal araçlarla uygulanmaktadır. Silvan gibi mahallelerde Filistinli aileler zorla evlerinden çıkarılmakta, mülkiyet hakları yok sayılmakta ve yerlerine yerleşimciler yerleştirilmektedir. Bunlar kentin nüfus yapısını değiştirmeyi hedefleyen bir strateji kapsamında yapılmaktadır. Doğu Kudüs’ün Yahudileştirilmesini temin etmek amacıyla planlı yıkımlar ve ruhsat engelleri yoluyla Filistinlilerin şehirdeki varlığı sistematik olarak azaltılmaktadır.
Tüm bu tablo bize şunu göstermektedir: Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yaşananlar birbirinden bağımsız değil; tek bir stratejik aklın farklı sahalardaki uygulamalarıdır. Amaç açıktır: işgali kalıcı hale getirmek, etnik temizlik yoluyla daha fazla Filistinli toprağını gasp etmek ve Filistin halkını siyasal özne olmaktan çıkarmak.
Filistinde yaşanan bu yıkımın arkasında güçlü bir uluslararası destek mekanizması bulunmaktadır. Özellikle ABD’nin sağladığı askeri, siyasi ve ideolojik destek belirleyicidir. Kendini bir Haçlı olarak tanımlayan ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in söylemleri, İsrail’in varlığını dini kehanetlerle ilişkilendiren açık bir ideolojik çerçeve sunmaktadır. İran’a yönelik açıklamalarında kullandığı “Tanrının gazabı” gibi ifadeler, diplomasi dilinden uzak, dini referanslı bir savaş retoriğidir.
Benzer şekilde Senatör Lindsey Graham’ın İran’a yönelik savaşı “dini savaş” olarak tanımlaması, bu yaklaşımın sistematik olduğunu göstermektedir. ABD’nin İsrail büyükelçisi Mike Huckabee’nin “vadedilmiş topraklar” söylemi ise yayılmacı politikaları dini bir meşruiyet zeminine oturtmaktadır. Bu söylemler bizzat sahadaki politikaların ideolojik temelidir.
Bu noktada küresel güç ilişkileri de dikkate alınmalıdır. Küba’ya yönelik abluka, İran’a karşı bir ay önce başlatılmış yıkıcı saldırı ve Lübnan’da gerçekleştirilen yıkım ve etnik temizlik aynı hegemonyacı yaklaşımın farklı tezahürleridir. Bu sistem yalnızca askeri değil; ekonomik ve finansal ağlarla da desteklenmektedir.
Nitekim dünyanın en büyük varlık yönetim şirketlerinden biri olan BlackRock’ın kurucusu ve CEO’su Laurence Fink’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi, bu küresel ağların siyasi düzeydeki bağlantılarını göstermektedir. BlackRock, Lockheed Martin, RTX (Raytheon), Northrop Grumman ve Boeing gibi şirketlerde önemli hisselere sahiptir. Bu şirketler İsrail ordusuna silah tedarik eden başlıca üreticilerdir. Dolayısıyla ekonomik ilişkiler, sahadaki yıkımdan bağımsız değildir; doğrudan onunla bağlantılıdır.
Bu çerçevede Türkiye Cumhuriyeti’nin politikaları da eleştiriye açıktır. İsrail ile sürdürülen diplomatik ilişkiler mevcut koşullarda ne ahlaki ne de siyasi olarak savunulabilir. Bu ilişkilerin devamı, yaşanan ihlaller karşısında fiili bir normalleşme anlamına gelmektedir ve tipik bir riyakarlık örneğidir. Türkiye, İsrail ile diplomatik ilişkilerini derhal kesmelidir.
Aynı şekilde “Barış Planı” adı altında sunulan ve Filistin halkının haklarını yok sayan girişimlere verilen destek geri çekilmelidir. Donald Trump’ın öncülük ettiği bu plan, gerçekte yeni bir sömürgecilik modelidir. Türkiye’nin bu plana verdiği desteği çekmesini ve Barış ve Gazze İcra Kurullarından ayrılmasını talep ediyoruz.
Ekonomik ve lojistik ilişkiler de kesilmelidir. Türkiye üzerinden geçen enerji hatları ve ticaret ağları İsrail’e dolaylı katkı sağlamaktadır. Azerbaycan petrolünün İsrail’e ulaşımı durdurulmalı, limanlar İsrail’e sevkiyat yapan gemilere kapatılmalı ve ZIM taşımacılık faaliyetleri tamamen sonlandırılmalıdır.
Kürecik ve İncirlik üsleri de yeniden değerlendirilmelidir. Bu üslerin varlığı Türkiye’nin bağımsız dış politika kapasitesini sınırlamakta ve ülkeyi bölgesel çatışmaların parçası haline getirmektedir. Bu üslerin kapatılması bir zorunluluktur.
Bizler açıkça ifade ediyoruz: Yarım önlemler yeterli değildir. İsrail’e karşı tam ambargo, tam boykot, tam tecrit ve kesintisiz yaptırım uygulanmalıdır. Bu bir tercih değil, insan haklarına dayalı bir zorunluluktur.
Bugün burada bulunan bizler, Filistin halkının özgürlük ve adalet mücadelesinin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz. Bu mücadele yalnızca Filistin’in değil, insanlığın ortak vicdanının mücadelesidir. Çağrımız nettir: Gazze’deki saldırılar durdurulmalı, kuşatma kaldırılmalı; Batı Şeria’daki şiddet sona ermeli; Doğu Kudüs’teki demografik dönüşüm politikaları durdurulmalıdır.
Son olarak siyasi iktidara sesleniyoruz: Emperyalist güçlerle yürütülen işbirliklerinden vazgeçilmelidir. Küresel zorbaların stratejilerinde yer almak, ülkemizi bu suçların ortağı haline getirmektedir. Donald Trump gibi figürlerin övgüsünü bir başarı olarak görmekten vazgeçilmelidir. Katillerin takdirini kazanmak bir şeref değil, bir utançtır.
İktidar, yönünü sömürgeciliğe karşı direnen halklara çevirmelidir. Filistin halkıyla, emperyalizmin doğrudan çıplak şiddetine maruz kalan Latin Amerika halklarıyla, İran halkıyla ve diğer tüm Siyonist soykırıma dur diyen haklarla gerçek bir dayanışma kurulmalıdır. Tarih, zalimlerle saf tutanları değil, ezilenlerin yanında duranları onurlandıracaktır.”