Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu Başkanı Nadir Küpeli şu ifadeleri kullandı;

"Organize sanayi bölgesi Türkiye'deki planlı sanayileşmenin lokomotifi. 1969 yılında kurulmuş Eskişehir OSB. Çok geri... Oradan da mı? Tamam. 1961'de ilk defa Bursa'da kurulmuş, sonra bizde kurulmuş ve aslında Türkiye'nin çok da başarılı uygulamalarından bir tanesi. Bugün üretim kültürü açısından Türkiye'deki kritik havzanın başında Eskişehir sanayisi yer alıyor. Şehrimizin yaklaşık %42'si sanayide ekmeğini yemeye başladı. %42'si, %42'si Eskişehir sanayisinde yani toplam 900 küsur bin nüfusumuz olduğu zaman bunun organize sanayi bölgesinin içindeki, dışındaki üreticilerle, KOBİ'lerle hesapladığınız zaman yaklaşık %42'si sanayiden geçiniyor. Onun dışındakiler tabii hizmet sektörü ve diğer sektörler var. Bu çok önemli bir rakam.

Yaklaşık 5 milyar dolara yaklaşan bir ihracatımız var ve bu ihracatın içerisindeki yüksek teknoloji ürünü payı da %30'ların ciddi miktarda üzerine çıkmış. Türkiye'dekinin %3.8 olduğu düşünülürse Eskişehir'in ve Eskişehir sanayisinin nerede olduğunu daha iyi anlarız. Bugün Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi'nde sadece OSB'nin içerisindeki katılımcı sayısı 916'ya çıkmış. 53.300 tane çalışanımız var.

Celalettin Başkan konuşurken o 1970 yılındaki Sanayi Odasının tespitleriyle bugünler arasında maalesef aslında çok da bir fark olmadığını birkaç örnekle ben de desteklemek istiyorum, diğer konularımıza devam edelim. Bir tarihte yaklaşık 25-30 yıl öncedir herhalde, çöpten bir gazete bulduk. Tercüman gazetesi. Benim yaşımda olanlar bilir ama yenilerde o gazete yok. Orada bir haber vardı. Nazım Hikmet'in duruşmasıyla alakalı bir haber yapmışlar. Hakim diyor ki: "Ya sen niye aykırı konuşuyorsun? Şunları şunları yapıyorsun falan." diyor. Özetle anlatıyorum. Diyor ki: "Ben bir şey yapmıyorum. Ben vatanımı seviyorum. Sadece gerçekleri tespit ettim ve bunları haykırdım." diyor düzeltilsin diye. Neymiş o? Rakamları asaletle anlatıyorum orada rakam böyle olmayabilir ama aklımda kalanlar; mesela diyor ki bugün için, 1943 yılından bahsediyorum: "Bir işçinin aldığı maaş 100 lira ama geçinebilmesi için 200 lira lazım." diyor. 100 lira ama 200 lira lazım. Eee, Türkiye uçurumun kenarında düştü düşecek diyor. 1943'ten bugüne kadar geldik, 80 küsur yıl geçmiş. Neredeyiz? Aynı yerdeyiz. İşte bunlardan ders çıkartarak bizim artık bu politikaları değiştirmemiz ve yaptığımız hatalardan ders çıkartarak ileriye gitmemiz gerekiyor.

1970 yılında bir sanayici gözüyle bakıyorum Türkiye'nin dünya ekonomisinden aldığı pay ne kadardı? %1'in altı; 0.71, 0.72. Hakan Bey daha iyi biliyor. Doğru mu? Peki bugün hala 1'e geldik mi? Gelemedik. Çok yaklaştık. Peki Çin ne kadarmış? %3.5. Peki Çin ne oldu? 17 mi? Yaklaşık. Bakın aradaki farka bak yani biz neredeyiz, onlar nerede? Dolayısıyla bunlar son derece kritik işler yani bunlara bakmamız lazım. Evet, son yıllarda sanayide çok büyük atılımlar yapıldı. Organize sanayi bölgesi çok hızlı büyümeye başladı. Bizim bölgemizdeki sanayicilerin %99'u KOBİ'den oluşuyor ancak hepsinde çok ciddi bir şevk var, istek var, işlerini büyütmek istiyorlar. Bundan dolayı da ciddi yatırımlar oldu ama maalesef son yıllardaki değişik nedenlerle tam işlerimiz düzeliyor bir tane olay çıkıyor, tam işlerimiz düzeliyor başka bir olay çıkıyor falan derken biz hep ayağımızda prangayla hareket etmek durumunda kaldık. Bunlardan dolayı da ciddi sıkıntı yaşıyoruz.

Yani 2023 yılına kadar organize sanayi bölgesinde ciddi miktarda arsa tahsisi yapıyorduk. Özellikle 2022 yılında falan sadece KOBİ bölgesinde KOBİ'ler için ayırdığımız 542.000 metrekarelik alanda 142 parsel tahsisi yaptık. 142 bakın bu astronomik bir rakam. Ama bugün -3'teyiz. 2026 yılından bahsediyorum. Geçen sene aşağı yukarı sıfır çektik, bu sene -3'teyiz. Yani 6 tane arsa tahsisi ya da 3 tane arsa tahsisi ettiysek 6 tane geri almışız. Dolayısıyla -3'teyiz. Bunlardan etkileniyor muyuz? Tabii ki etkileniyoruz. Yani yatırımcı gelmiyor. Eksi diyorum yani iade ediyor. İade ediyor, hayır şey hani özellikle kimsenin yatırım falan filan derdi yok. Herkes can derdinde.

Yani şu anda sanayici çalışıyor ama parayı başkaları kazanıyor. Celalettin Başkan'ın söylediğine %100 katılıyorum. Sanayici üzerine düşeni çok fazlasıyla yaptı, enflasyonla ilgili hedeflerin üzerine çıktı, ulaştı bugün bendeki rakamlar da 17'ydi, Celalettin Başkan 17.5 dedi. Yani Türkiye'deki enflasyonun neredeyse biz yarısındayız. Demek ki kemiğin de üzerinde geçmişiz artık yapacak hiçbir şeyimiz kalmamış. Bundan sonra sanayiciden beklemek doğru değil yani herhangi bir fedakarlık. Bu arada Erdal Bahçıvan da aynı rakamı verdi. Görevlerimizi fazlasıyla yaptık ama tekrar ediyorum sanayici çalıştı, maalesef başkaları para kazandı. Biliyorsunuz işte rantiyeciler şunlar bunlar. Ve buradaki ekonomik konulara girmek istemiyorum hepsinin ciddi ciddi problemleri var. Üretemezsek, yükümlülüklerimizi yerine getiremezsek bu ülke nereye gelir bunu biliyoruz. Geçmiş yıllarda komşumuzdan bir tanesi, ismini söylemeyeyim, ne kadar sıkıntı yaşadı ama onların Avrupa Birliği'nden dolayı şansları vardı, bizim böyle bir şansımız yok. Dolayısıyla biz üretimi, üreticileri göz ardı etmemeli, onları üvey evlat statüsünde bırakarak dışlamamalıyız. Yani bizde çok oluyor.

Bir gün Merkez Bankası başkanı buradaydı, ona bir laf ettim. Dedim ki: "Sayın Başkan, siz şunu şunu şunu yapıyorsunuz ama" dedim "yani bu parasal sıkılaşmayla yani silahların gölgesindeki barışla nereye kadar varabiliriz?" Örnek vereyim, Metin Bey X ürününü üretiyor 100 tane ama salonumuzda 110 tane talep var. Birisi çıktı bize baskı yaptı, parayı kesti, şu oldu, bu oldu, talep 110'dan 90'a düştü. Tamam Metin Bey bir miktar burada fedakarlık yapabilir ama nereye kadar? Maliyetlerine kadar ya da o günü kurtaracak kadar. Ama bunun çözümü bu değil. Çözüm neydi? Çözüm bu ürünün 100 değil 130, 140, 150 tane üretilmesiyle salondaki bütün talebin karşılanması idi.

Hedefimiz var, ulaşabilir miyiz? Ulaşırız ama bu şartlarda, bu teknolojiyle ve bu finansman metotlarıyla bu mümkün değil. Çünkü bugünlerde kapasite kullanım oranları biraz düştü ama zaten Türkiye'deki kapasite kullanım oranlarının %80'in üzerine çıkması beklenmemeli. Çünkü bizim ekipmanlarımız, diyelim ki bir makinemiz günde 100 tane cycle yapıyorsa ve teorik kapasitesi buysa, biz bunu %80-85'in üzerinde çalıştıramayız. Çünkü bunun bakımı, arızası, tatili, izni gibi başka nedenleri var. %80 kapasite zaten bizim tam kapasiteye çıktığımız anlamına gelir. Peki, bu şartlarda yatırım yapmadan bu kapasitelerle ihracat hedefimize ulaşabilir miyiz? Hayır. Peki, bu ekonomik ortamda ve bu faiz oranlarıyla yatırım yapılabilir mi? Yapılamaz, hiç kimse yapamaz. Herkes sadece günü kurtarıyor. İşte biraz evvel başkanlar da bahsetti, özellikle KOBİ'ler için %60 faiz oranları konuşuluyor. Peki, bu parayı kim alıyor? Başta devlet.

Bir gün sizin gazetenizde, herhalde sizin yazınızdı, şunu okudum: Türkiye'nin ocak ve şubat ayındaki faiz artanına para ödemesi 30 milyar dolarmış. Ana para artı faiz demiyorum, faiz artanına para ödemesi 30 milyar dolar. Şimdi bunu kim körüklüyor? Biz bu şartlarda hangi yatırımı, hangi teknolojiyi millete sunmamız gerekiyor? İşte önümüzde Çin var, Hindistan tehlikesi var ve iş çok iyi gözükmüyor. Bugün Amerika'nın rakibi Rusya falan hiç değil, artık o iş değişti. Bu şartlarla hiç kimse yatırım yapmaz. Biz bunları dile getirmediğimiz zaman da sanki her şey tıkırındaymış gibi bir anlam çıkabiliyor. Bunu özellikle bölgemizi ziyaret eden bütün yöneticilere, Merkez Bankası yöneticilerine ve Maliye Bakanlığı yöneticilerine söylüyoruz. Parasal sıkılaştırmayı anlıyorum, doğrudur; metodun doğruluğunu anlamakla beraber, siz üreticinin finansmanını kestiğiniz zaman nereye kadar gidebilirsiniz?

Celalettin Başkan yatırım yapacak ya da mevcut fabrikası çalışıyor ama finansman şartları uygun olmadığı için yatırımlardan vazgeçti diyelim. İnsana ham madde lazım ama sermayesi yok ya da parası gelmedi. Elektrik faturası ödeyecek, adamın elektriğini kestiğim zaman iki gün sonra üretim durur. Ham madde alamadığı zaman üretim durur. Bunu niye durduruyorsunuz? Buna benzer çok fazla problemimiz var ve bunların görülmesi lazım. Bana göre özellikle sanayiciye pozitif bir ayrımcılık yapılması gerekiyor. Adam işine geliyorsa, faizleri ödeyebiliyorsa parasını kullansın, o beni ilgilendirmiyor ama 'yok' demek başka bir şeydir. Hükümet politikasına göre bu ay 100 TL'lik bir kredi kullandırmışsanız, banka bir dahaki ay en fazla %0,5 büyüyebilir; yani bu 100,5 TL demektir. Bundan daha fazla kullandıramazsın, kullandırırsan ceza yersin. Peki parayı kim alıyor? Devlet. Bankaya soruyorum: 'Bu kadar para topluyorsun, ne yapıyorsun?' diye. Şu anda %30-40'larla para toplanıyor ve devlet alıyor. Devlet ana alıcı olmadığı zaman zaten bizim işimiz daha kolay olacaktır.

Bu konu çok uzun bir konu, eğitimle ilgili konuya gelelim. Eskişehir sanayisinin yılda yaklaşık 2.000 civarında yeni iş gücüne ihtiyacı var. Bu artık doğal yollarla karşılanmıyor. Hiç kimse sanayide ya da üretimde çalışmak istemiyor; herkes kolay yoldan zengin olmak ve para kazanmak istiyor. Biz de burada kendi göbeğimizi kendimiz kesmek adına elimizi taşın altına koyduk. Hatta devletin yapacağı bazı işleri bizler yapmaya başladık. Bunlardan bir tanesi Türkiye'ye örnek olan meslek lisemizdir. Burada her yıl mezun olan 390 öğrencimiz var ve bunların yaklaşık 300 tanesini sanayiye kazandırmaya çalışıyoruz. Bunun dışında 2018 yılında kurduğumuz MEGEM adlı bir kurumumuz var. Gençlerimizi orada eğitelim, onlara meslek öğretelim ve sonra sanayiye kazandıralım diye çok zorlandık. Kimse gelmedi; muhtarlara, bilboardlara her yere yazılar yazdık ve şimdi çok şükür başardık. Yıllık 130 mezun veriyorken şu anda bu sayıyı 750'ye çıkardık. Bu 750 kişinin %98'ine yakını, 2-3 ay öncesine kadar iş buluyordu. Ancak son dönemde özellikle tekstille başlayan emek yoğun sektörlerdeki iş kaybı ve ekonomik sıkıntılardan dolayı bölgede işsizlik oranlarının bir miktar arttığını söyleyebilirim."