İstikbal Gazetesi'nden Ufuk Azbay'a konuşan Eskişehir Bilecik Tabip Odası Başkanı Nazan Aksaray şu ifadeleri kullandı;
"Herhangi bir konu başlığı gündeme geldiğinde, biz hekimler olarak en sevdiğimiz kelime ve ifade “koruyucu sağlık” ya da “koruyucu hekimlik”tir. Dolayısıyla tüm konulara bu çerçeveden bakmak isteriz. Yani kişiler hastalanmadan, hastanelere başvurmaları gerekmeden neler yapabileceğimizi düşünürüz. En büyük endişemiz ve çabamız da bu noktada yoğunlaşır.
Ancak bu konu yalnızca hekimlerin ve sağlık çalışanlarının sorumluluğunda olan bir mesele değil. Aslında her sektörde, atılan her adımda; kim hangi kararı alıyorsa alsın, halk sağlığını ve çevre sağlığını gözeterek hareket etmeli. Bir adım atılırken para kazanma hırsı, rant ya da sektörün ilerlemesi gibi unsurların önüne insan sağlığı konulmalı. Bu nedenle bu kaygı yalnızca hekimlere ait olmamalı. Bu endişe orada mağduriyet yaşayacak toplumun ya da halkın olduğu kadar, her bireyin de sorumluluğudur. Herkes, görev aldığı alanda ve talepte bulunduğu her noktada bu kaygıyı taşımalı ve buna uygun adımlar atmalıdır. Elbette işletme sahipleri kadar, bu işletmeleri denetleyenler, onay verenler ve sürecin her basamağında yer alan tüm yetkililerin de bu sorumluluğu taşıması gerekir.
Bugün burada mevcut kalker ve kil ocaklarının kapasite artışı talebinden söz ediyoruz. Bölgede iki kalker ocağı ve bir kil ocağı bulunmaktadır. Bu ocakların işletmeye açılma tarihleri 2008 yılına dayanmaktadır. 2008, 2010 ve 2013 yıllarında, “ÇED gerekli değildir” onayları alınarak bu ocakların kapasiteleri zaman içinde artırılmıştır. İlk açılan ocak, 2008 yılında 24,98 hektarlık bir alan için onay almıştır. Bilindiği üzere, 25 hektarın altındaki işletmeler için “ÇED gerekli değildir” kararı verilebilmektedir. Dolayısıyla sürece bu şekilde girilmiştir. Daha sonra aynı yöntemle, yıllar içinde kapasite artışları gerçekleştirilmiştir.
Bugün talep edilen kapasite artışı ise çok daha büyük bir boyuttadır. Şu anda iki kalker ocağı ve bir kil ocağından yıllık 2.530.000 ton tüvenan üretimi yapılmaktadır. Ancak bu miktarın 6.000.000 tona çıkarılması istenmektedir. Mevcut ruhsat ya da işletme alanı 73,40 hektar iken, buna 98 hektar daha eklenerek toplamda 171 hektara çıkarılması planlanmaktadır. Bu artış talebi, inşaat sektörü için yapılmaktadır. Kalker ve kil, çimentonun ham maddesidir. Yani bu faaliyet, bir ham madde elde etmek amacıyla yürütülmektedir. Ancak bu süreç, bölge halkının sağlığına ve çevrenin korunmasına rağmen gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle bu talebi kabul etmek mümkün değil.
Bölge halkı, uzun süredir yaşadıkları sorunları hem basınla hem de ilgili kurumlarla paylaşmaktadır. Basının da bu konuda oldukça hassas davrandığını biliyoruz. Çimento fabrikasının neden olduğu kimyasal kirlilikten ve yoğun tozdan şikâyet edilmekte. Toz, günlük yaşamı neredeyse yaşanamaz hâle getirmiştir. Bu durumu anlatan çok çarpıcı örnekler vardır. Örneğin çocuklar okullarda resim yaparken çatılara gri renk boyamaktadır. Çünkü bölgede çatılar gerçekten gridir. Ağaçlar yeşil değil, gridir. Araçların üzeri sürekli tozla kaplıdır. Hatta Çukurhisar’dan gelen araçların oto sanayide tanındığı ifade edilmekte. Bitkiler yeterli mahsul verememekte.
Bölgede yaşayan insanlar hastadır. Doğrudan temas ettiğimiz kişiler, akciğer kanseri ve kolon kanseri vakalarının bölgede ciddi şekilde arttığını dile getirmektedir. Kalker ve kil, karmaşık kimyasal yapılara sahip iki ham maddedir ve içeriklerinde insan sağlığına son derece zararlı mineraller bulunmaktadır. 15 Ocak’ta halkın katılımı toplantısının yapıldığı Çevresel Etki Değerlendirmesi başvuru dosyasında çok ciddi eksiklikler olduğunu görüyoruz. Firma tarafından sunulan dosyada teknik anlamda neredeyse hiçbir veri bulunmamaktadır. Bu denli eksik bir dosyayla halkın katılımı toplantısı yapılması kabul edilemez. Çünkü bu toplantıda halkın gerçek anlamda bilgi edinme şansı olmamıştır.
Dosyada bulunmayan unsurlar oldukça fazladır. Teknik olarak yer alması gereken flora ve fauna çalışmaları, jeoloji ve hidroloji analizleri, toz dağılımı hesaplamaları, gürültü ölçümleri ve kümülatif etki değerlendirmesi dosyada yer almamaktadır. Ancak en önemlisi, insan sağlığına ilişkin hiçbir verinin bulunmamasıdır. Türkiye’de maden yasalarında yapılan değişikliklerle birlikte çok hızlı bir şekilde maden ruhsatları verilmektedir. Güncel rakamlara göre Türkiye’de 386.000 maden ruhsatı bulunmaktadır ve neredeyse her 2 kilometrekareye bir ruhsat düşmektedir. Biz bu durumu “vahşi madencilik” olarak tanımlıyoruz. Tarım alanları, yaşam alanları, kültürel varlıklar ve insan sağlığı gözetilmeden, ülke genelinde kontrolsüz bir madencilik faaliyeti yürütülmektedir. Sadece Eskişehir’de, ilin yüzölçümünün %71’i maden ruhsatı kapsamındadır. Bu gidişle nefes alacak hava ve tarım yapılacak toprak bulmak mümkün olmayacak.
Söz konusu maden açık ocak işletmeciliği şeklindedir. Kapasite artışı için talep edilen alanın büyük bir bölümü mera niteliği taşımaktadır. Mera, hayvancılık için vazgeçilmezdir. Bunun yanında orman vasfında ve tarla vasfında alanlar da bulunmaktadır; çok küçük bir kısmı ise hazine arazisidir. Bu faaliyetle birlikte meralar yok olacaktır. İşe başlamadan önce yüzey toprağı sıyrılmak zorundadır ve bu da tarım alanlarının, meraların ve ormanların yok olması anlamına gelir. Bu alanlarda artık üretim yapılamaz. Patlatmalar ve kazılar sırasında ciddi miktarda toz salınımı ve önemli ölçüde gürültü oluşacak.
ÇED başvuru dosyasında çıkarılan malzemenin “tesise nakledileceği” ifade edilmektedir. Ancak hangi tesise ve nasıl nakledileceği belirtilmemektedir. Eğer bir ÇED başvurusu başka bir tesisle ilişkilendiriliyorsa, bu durum “entegre proje” olarak değerlendirilir ve o tesisin tüm özelliklerinin dosyada yer alması gerekir. Örneğin bu malzeme Eskişehir Çimento Fabrikası’na götürülecekse, orada yapılacak işlemler, kapasite artışı olup olmayacağı ve taşıma sürecinin detayları bu dosyada açıkça yer almalı.
Tozun sağlık üzerindeki etkilerine yeniden değinmek gerekir. Toz, öncelikle çevresel kirlilik yaratır; solunumu zorlaştırır, cilt sorunlarına yol açar. Sürekli maruziyet durumunda çok ciddi hastalıklara neden olur. Akciğer hastalıkları, fibrozis, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, akciğer kanseri ve pnömokonyoz gibi pek çok hastalık bu maruziyetle ilişkili.
Bununla birlikte, çıkarılacak maddenin tam olarak hangi mineralleri içerdiği dosyada yer almamaktadır. Oysa bu bilgilerin açıkça belirtilmesi gerekir. İnsanlar hangi risklerle karşı karşıya olduklarını bilmek zorundadır; bu en temel haklarıdır. Bazı mineraller yalnızca akciğerde değil, vücudun farklı organlarında da kansere yol açabilmektedir. Bu nedenle halk sağlığına ilişkin verilerin açıkça dosyada yer alması gerekmektedir.
İşletme faaliyete geçtiğinde toplumun hangi maruziyetlerle, hangi hastalıklarla karşı karşıya kalacağı; ölüm ve göç oranları gibi veriler paylaşılmalıdır. Göç, bu tür projelerde çok önemli bir sonuçtur. Yaşanamaz hâle gelen bölgelerde insanlar göç etmek zorunda kalır; bu da kentlerde işsizlik, sosyal ve ruhsal sorunlar anlamına gelir. Ayrıca hastalıkların kamuya olan mali yükü de hesaplanmalı ve paylaşılmalıdır. Bu sorun yalnızca Çukurhisar’ı değil, yakın çevredeki Satılmışoğlu Mahallesi ve diğer mahalleleri de etkileyecektir. Üstelik bu alan Eskişehir’e çok yakındır ve küçük partiküller hâkim rüzgârlarla kent merkezine ulaşacak.
Tüm bu bilgilerin eksiksiz şekilde hazırlanması ve halkla şeffaf biçimde paylaşılması gerekir. Biz, bu nedenlerle bir yurttaşımızın daha sağlığını kaybetmesini, hastalanmasını ya da yaşamını yitirmesini kabul edemeyiz. Karşı çıkışımızın temel nedeni bu."