DEVA Partisi Eskişehir İl Başkanı Resul Ertürk şu ifadeleri kullandı;
“Çok önemli bir mesele için bir aradayız. Çünkü bu mesele sadece birkaç parselin, birkaç yapının, birkaç dosyanın meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de şehirleşmenin nasıl yönetildiğinin, vatandaşın toprağa ve doğaya erişiminin nasıl görüldüğünün ve iktidarın kendi vatandaşına nasıl yaklaştığının meselesidir.
Hiç kimse tarım arazilerinin korunmasının önemsiz olduğunu söyleyemez. Elbette tarımsal üretim stratejiktir. Elbette verimli topraklarımız korunmalıdır. Elbette bu ülkenin toprağına, suyuna, üretimine sahip çıkmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Ama burada sormamız gereken asıl soru şudur: Vatandaşımızı yıllardır betonun, yoğun yapılaşmanın ve plansız şehirleşmenin içine mahkûm eden anlayış hiç sorgulanmayacak da, toprağa dokunmak, nefes almak, ailesiyle küçük bir bahçede vakit geçirmek isteyen vatandaş mı suçlanacaktır?
Türkiye’de uzun yıllardır köyden kente yoğun göç yaşanıyor. Sanayi yatırımları, iş imkânları ve ekonomik zorunluluklar milyonlarca insanımızı şehir hayatına mecbur bıraktı. Şehirler büyüdü ama insan nefes alamaz hale geldi. İnsanlarımız apartmanlara sıkıştı. Çocuklarımız toprağı tanımaz oldu. Ailelerimiz yeşili yalnızca parkların sınırları içinde görür hale geldi. Bahçeli, müstakil, insan ölçeğinde bir yaşam; özellikle dar ve orta gelirli vatandaşlarımız için neredeyse ulaşılamaz bir hayale dönüştü.
İşte tam da bu noktada insanlar kendilerine küçük bir çıkış yolu aradı. Kimisi bir bahçe istedi, kimisi çocuğunu toprağa dokundurmak istedi, kimisi kendi sebzesini yetiştirmek istedi, kimisi emeklilikte huzur aradı. Burada kötü niyet değil, burada rant değil, burada çoğu zaman çok insani bir ihtiyaç var: toprağa yakın olmak, doğaya temas etmek, daha sağlıklı bir hayat kurmak.
O yüzden bugün çok açık söylüyoruz: Rant ile yönetilen şehirlerin faturasını vatandaşa kesemezsiniz. İnsanları önce plansız şehirleşmeye mahkûm edip, sonra da o insanlar doğaya yönelince onları suçlu ilan edemezsiniz. Bu ülkede en son suçlanacak kesim; çocuklarıyla küçük bir bahçede nefes almak isteyen, bir miktar üretim yapmak isteyen, kendi emeğiyle toprağa dokunmak isteyen vatandaşlarımızdır.
Genel Başkanımız Sayın Ali Babacan’ın da ifade ettiği gibi, mesele yalnızca birkaç yapının meselesi değil Mesele aynı zamanda vatandaşın plansız şehirleşme ve imar rantı yüzünden yanlış seçeneklere itilmesidir. Sorun sadece sonuçta değil, o sonucu doğuran düzendedir. Eğer şehirlerimiz insan onuruna yakışır, planlı ve erişilebilir yaşam alanları üretebilseydi, bugün bu mağduriyetlerin önemli bir kısmını zaten konuşmuyor olurduk.
Bugün gelinen noktada vatandaşlarımızın en büyük kaygısı şudur: Yıllardır göz yumulmuş, denetlenmemiş, hatta kimi yerlerde fiilen altyapı bağlanmış alanlar için şimdi bir anda çok ağır yaptırımlar gündeme gelmektedir. 4 Nisan’da yayımlanan yönetmelik ve Meclis’te görüşülen teklif birlikte değerlendirildiğinde, vatandaşın önüne daha sert bir tablo çıktığı görülmektedir. Para cezaları ağırlaştırılmakta, izinsiz yapılara elektrik, su ve doğalgaz aboneliği verilmemesi öngörülmektedir. Bu yaklaşım, çözüm üretmekten çok korku ve belirsizlik üretmektedir.
Biz diyoruz ki: Gerçekten derdimiz tarımsa, gerçekten derdimiz üretimse, gerçekten derdimiz toprağı korumaksa; meseleye sadece cezalandırma penceresinden bakamayız. Devletin görevi yalnızca yasak koymak değildir. Devletin görevi düzen kurmaktır, ayrım yapmaktır, hakkaniyetli bir geçiş süreci oluşturmaktır. Gerçek üretim niyeti taşıyan, toprağı koruyan, küçük ölçekli kullanım içinde olan vatandaş ile tarım arazisini ticari rant alanına çeviren anlayışı aynı kefeye koyamazsınız.
Bizim talebimiz çok nettir: Vatandaş mağdur edilmemelidir. Geçmişte oluşmuş fiili durumlar, adalet duygusunu zedelemeyecek şekilde ele alınmalıdır. İnsanların kaygılarını artıran değil, onları hukuki güvenceye kavuşturan bir yol bulunmalıdır. Devlet vatandaşına ‘seni dinliyorum’ demelidir; ‘seni cezalandırıyorum’ değil.
Ayrıca bu meseleye sadece bir sorun olarak değil, aynı zamanda bir fırsat olarak da bakmak gerekir. Bakınız, insanımız toprağa dönmek istiyor. İnsanımız üretmek istiyor. İnsanımız yeşile, doğaya, sağlıklı yaşama yönelmek istiyor. Doğru planlama, doğru denetim ve doğru teşviklerle bu eğilim Türkiye için bir avantaja dönüşebilir. Tersine göçü destekleyen, küçük ölçekli üretimi teşvik eden, çevreyle uyumlu yeni modeller geliştiren bir anlayış mümkündür. Türkiye, tarımda büyüyen, güçlenen, dışa bağımlılığı azaltan, üretimde yıldızlaşan bir ülke olabilir. Bunun yolu vatandaşı cezalandırmaktan değil, doğru zemini hazırlamaktan geçer.
Buradan açık bir çağrı yapmak istiyorum: Vatandaşlarımızın kaygılarını giderecek açıklamalar bir an önce yapılmalıdır. Belirsizlik ortadan kaldırılmalıdır. İnsanlarımızın iyi niyeti görülmelidir. Mağduriyet üretmek yerine çözüm üreten bir düzenleme anlayışı benimsenmelidir.
Biz DEVA Partisi olarak toprağın da yanındayız, üretimin de yanındayız, vatandaşın da yanındayız. Tarım arazilerini koruyan ama vatandaşı ezen değil; üretimi büyüten, adaleti gözeten ve insanı merkeze alan bir yaklaşımın savunucusuyuz."





